image

İstanbul Arnavutköy’de bulunan bir ortaokulda, din dersine giren bir zâtın hezeyanlarını duymuşsunuzdur. Dersinde oruç konusunu işlerken Muharrem ayında Alevilerin oruç tuttuğunu ama onların yaptığı yemeğin yenmez olduğunu söylemiş.

Olay bununla da sınırlı değil. Bir öğrenci “neden yenmez” diye sormuş ve öğretmen cevaben; “Onlar peygamberimizi sevmezler, sadece torunları Hasan ve Hüseyin’i severler” demiş. İşin içerisinde salt Alevi düşmanlığı yok yani; kör cahil birinin genç dimağlara öğretmen olarak sunulması korkunçluğu da var.

Bir başka öğrenci de kalkıp Alevilerin ekmeğini yediğini ama az yediğini söylemiş ve “bir şey olur mu hocam” diye de sormuş. Hoca da “az yediysen bir şey olmaz” demiş. Fıkra gibi geliyor insana bu diyaloglar ama maalesef gerçekliğimiz tam da bu. 

Bendeniz Diyarbakır’da doğdum, büyüdüm. Ortaokul yıllarında ailecek Ankara’ya taşındık. O zamana kadar Alevilerle, Alevilikle ilgili herhangi düşmanlık içeren bir şey duymadım. Kürdistan’da hâlâ da böyle sapkın düşüncelere sahip kişiler bulamazsınız. Kürt olmanın bu ülkede ne demek olduğunu çok küçük yaşlarda öğrenmiştim. Fakat sıradan halkın da Kürt düşmanı olduğunu yine Ankara’da öğrenmiştim.

Peki Ankara’ya taşındığımda bana öğretilen şeyler nelerdi? Alevilerin yemeklerini yemenin haram olduğuydu. Aleviler aşurelerine kan katıyor diyorlardı. Kimisi, Alevilerin aşurelerini dedelerinin banyo suyunu kattığını söylüyordu. Afedersiniz ama mum söndü bahsini bile ilk kez Ankara’da duymuştum. 

İslâmî açıdan baktığımız zaman; Alevileri bu şekilde iftiralarla şeytanlaştırmak ve onların yemeklerini haram kılmak başlıbaşına şirktir. Allah’ın yerine haram-helal belirlemektir ve bu da apaçık Allahlık iddiasında bulunmak demektir. İslâm’a göre, Allah’tan başka bir ilahın adına kesilen hayvanın eti yenmez. Yani Alevilerin değil, şeyhlerinin adını anarak kurban kesen bazı Sünnilerin yemeği yenmez. 

Beri yandan; Alevilerin çoğunluğu kendisini Müslüman olarak nitelemektedir, Alevilik’in İslâm’ın bir mezhebi olduğunu söylemektedirler. Alevilik’in ayrı bir din olduğunu, din değil de kültür olduğunu, kült bir inanış olduğunu, pagan bir din olduğunu söyleyenler de vardır. 

Neye inanırlarsa inansınlar saygı duyma zorunluluğumuz var. Bu saygı duyma işi basit bir “hoşgörü” işi de değildir. Ev sahibinin misafirine gösterdiği saygı da değildir. Abinin/ablanın küçük kardeşine duyduğu saygı cinsinden de değildir. Bütün bu saygı biçimleri hiyerarşiktir ve ezen-ezilen ikilemi yaratmaktadır.

Komşuluk hukukuyla saygı duymak gerekmektedir. Çünkü komşular eşittir, herkes kendi evindedir. Komşuların birbirine saygısı da vardır, sevgisi de vardır. Bu hiyerarşik olmayan saygı biçimi hem inançlar, hem de etnik gruplar arasında oluşturulabilirse, barış yurduna döner dünya. 

Fakat hepimizin malumu; bu ülkede hâlâ Alevi olmak, Kürt olmak, gayr-i müslim olmak tacizlerin, tecavüzlerin odağı olmak demek. Devlet nezdinde, hükümet nezdinde, halk nezdinde bu hâlâ böyle. 

İşte bu nedenle bir din dersi hocası çıkıp böyle saçma sapan hezeyanlarda bulunabiliyor. Oradaki genç dimağların kafasını karıştırabiliyor, belki de onları bu düşmanca tavra entegre edebiliyor. Alevi çocuklarımızı da sonuçları ağır olacak psikolojik bir yükün altına koyabiliyor. 

Allah’ın rahmeti sadece Sünni Hanefi Müslümanları kapsayacak kadar dar değildir. Allah’ın rahmeti bütün kâinatı çepeçevre kuşatmıştır. Yüce Allah bizleri bu rahmet dolu kâinatta uyum içerisinde yaşayan barışçıl kullarından eylesin inşaallah.

 

Cihat Emir Aykaç

30.09.2018